20 Haziran 2012 Çarşamba

Gabriel Garcia Marquez'in Son Mektubu

                                     


                                          Bir Son Mektup Üzerine

          Bir imparatorluğun yıkılışı kadar da görkemli ve sarsıcı olan az şey vardır hayatta. Büyük bir yazarın ölümü de bunlardan biridir. Çünkü bir yazar düşerken en az bir  imparatorluğun yıkılışı kadar çok insanda hüzün ve acı bırakır. Bugünlerde Latin Amerika'dan gelecek olan  yeni bir ölüme hazırlıyorum kendimi. Malasef yakında büyük bir yazar, ölümüyle kendisinden çok bahsettirecek. Gabriel G. Marquez, lenf kanserinden ölmek üzere.Yazar, inzivaya çekilip uzun bir süre önce son bir mektup yayınladı…
     
       İnsanın hayatından 'onu iyiki tanıdım' ya da 'keşke hiç tanımasaydım' dediği türden farklı insanlar gelir geçer. Farklı anlamlar barındıran bu iki cümle bir terazinin ayrı kollarında durur gibidir. Lakin hayatta birincisini yalnızca hiç tanımadığımız insanlara söyleriz. Örneğin yazarlara. Benim için  Gabriel Garcia Marquez bu insanlardan biridir. Onun sözcükleriyle ilk kez Kolera Günlerideki Aşk kitabıyla tanışmış, en son Kırmızı Pazartesi'yle büyülenmiştim. Romanın sonundaki yalnızca tek bir an için okumaya değecek bir eserdi. Böyle yapıtların yazarından başka romanlar beklerken son eser olarak son mektubunu okumak üzüyor…
   
        Gabriel G.Marquez, yakında tamamen susacak ve yalnızca yapıtları konuşur olacak. Onun bu son mektubu bir nevi okurunu hayatın bu zalim suskunluğuna alıştırma girişimi. Şimdi tüm romanlarındaki görkemli ölümlerde  artık onun son mektubunu anımsayacağız.




                                    Gabriel Marquez'in Son Mektubu





Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup, can vererek beni ödüllendirse; aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm. Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok düş görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm. İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır.


Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim.
Başkaları uyurken, uyanık kalmaya gayret ederdim.
Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım.


Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, yalnızca vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığı ile açardım.


Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı, nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin yüzünü göstermesini beklerdim. Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenadlar söylerdim. Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek, dudak kırmızısı taç yapraklardan öpmek isterdim.


Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı…


Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanır. Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım. Yaşlılara ise, ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim.


Ey insanlar sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim. Yeni doğan küçük bir bebeğin babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim.


Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir biçimde….


Artık ölebilir miyim?


--------------



Edebiyat diyarında yaşayan ve savaşan bütün kalemşörlere Bunun Üstüne ufak bir parça...



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder