28 Aralık 2012 Cuma

Bulutlanmak



İçmenin güzelliğine, kafası içmeden biraz bulutlu olanlara...


diğer işlerim için buraya bakabilirsiniz...

https://www.facebook.com/gunberkg

7 Ekim 2012 Pazar

6 Ekim 2012 Cumartesi

E-devlet Halleri





E-devlet falan derken ne kadar da gelişkin bir o kadar da pişkin bir devlet...


(Bobilere çizdiğim bir karikatür...)

1 Ekim 2012 Pazartesi

Edebiyat




                                   İyi bir kitabın gölgesinde yaşayan bambaşka bir dünya vardır...

27 Eylül 2012 Perşembe

Modern Gerçekliğimiz







       Eskiden evde oturduğumuz zamanlarda hissettiğimiz derin bir yalnızlık  olurdu. Yazmak ve okumak,  insanın öldüremediği bu zamanlarda en iyi ilacıydı. Ben de tam öyle bir dönemde yazıp çizmeye başlamış içine kapanık bir çocuktum. O zamanlar sanki edebiyatın, felsefenin dokunabildiği insan sayısı çok farklıydı.

     Gündelik hayat, derin bir değişikliğe uğradı. Hayat (gerçeğin kendisi) artık bambaşka bir gerçekliğe taşındı.Cep telefonu, bilgisayarlar tabletler, sanal bir dünyanın anahtarını sunarken insanoğlu, bir an bile yalnız olmamayı deneyimliyor. Sanal gerçeklik, başlangıçta bizim sosyal hayatın içinde olamadığımız zamanlarda başvuracağımız bir alternatif gibi gözükürken şimdilerde tercih edilen gerçeğin kendisi olmaya başladı. İnsanlar ellerinden düşürmedikleri cep telefonları ve tabletleriyle her yerde...

         Bu  sanal gerçekliğin  içinde kadın erkek ilişkileri de kendine farklı bir yer edindi. Artık insanlar, facebook gibi sitelerde tanışıp sevgili oluyorlar. Bir çok insanla tanışma şansına sahip olurken hayatımızda bulunan bir insan sürüsünü de aslında gerçek anlamıyla tanıyamama ihtimali, hayatımızın önemli bir gerçeği.

Fast-food tadında bir hayattayız. Hızlı yaşadığımız kadar hızlı tüketiyoruz. Bir zamanlar ne yapıyorsun diye sorduklarında 'vakit öldürüyorum' nadiren verilen bir cevaptı.  Şimdilerde hayatta kalan vakitler sayılı. Anı yaşamak iddiasında onu aslında hiç yakalayamayan insanlara dönüştük. Dijital çağın dijital aşıklarıyız. İltifatlarımız, gözlerden uzak kısa mesaj tadında.Yalan söylerken hiçbir göze yakalanmayacak kadar da ayrıcalıklıyız...


 Bu çizgim de böyle bir yaşantıya zorunlu tanıklığımdan çıktı. Oğuz Atay'ın hayatın getirdiği değişimi bir türlü sevemeyen roman karakterlerinden biri; 'Sonradan garson olmuş bir filozof ya da  filozof olmuş garsona göre, insanlar karışık salataya benzer.' demişti.

  Ben de insan ruhundaki bu karışıklık yüzünden  ne bu yeni hayata ne de dosya aktarımını andıran yeni sevdalara uyum sağlayamadım.



14 Eylül 2012 Cuma

Teknolojik vampir



(Donanımı güvenle emdir 'windows cc')


Gene bobilerden bir iş. Alt komşunun interneti emikleyen komşu styla :D hehehe

8 Eylül 2012 Cumartesi

Benim yüzüm hüzün...



Benim yüzüm baştan başa hüzündür senin yüzünden...


Son zamanlarda yaptığım yeni çalışmalardan.Hepimiz içimizde birden fazla öyküyü barındırıyoruz...

1 Eylül 2012 Cumartesi

Okula Başlama Yaşı Düşürüldü





Gündem için yaptığım bir görsel. Okullar açılıyor; ama bu sefer baya farklı olacak. Okula başlama yaşı düşürüldü. Artık sınıfta kara tahtaya konuşanlar kısmına ek olarak kusanlar, altına yapanlar  diye de isim yazılacak. Sevgiler...




31 Ağustos 2012 Cuma

İsa İkonası



İşte dövmeci teyze!

Son zamanlarda İsa ikonasını düzelteceğim diye mahveden ressamın yaptığı görsel çok popüler oldu.Facebokta falan herkes paylaşıp duruyor. Bazen insanın baktıkça gülesi geliyor. Ben de dayanamadım böyle bir montaj yaptım ahaha...  Umarım beğenirsiniz =)

28 Ağustos 2012 Salı

Özlenen Kış günleri



Bu sıralar havalar fazla mı ısındı ne? Kışı özlüyor insan böyle günlerde...



17 Ağustos 2012 Cuma

13 Ağustos 2012 Pazartesi

27 Temmuz 2012 Cuma

Fire Dergisi Çıktı.


Aynı masalları dinlemelerine rağmen ötekiler hiç böyle bir şey yaşamadılar’  Novalis



            Bugün sanatın bir çok alanda yeni bir perspektife ihtiyacı var. Uzun zorlu bir yolcululuk gerekli.  Ama bizler bütün bu macerayı tek başımıza göze alamayacağımızın farkındayız. Kalabalık değiliz çoğalmak istiyoruz. Bir arada olmak önemli. Yazı ve çizgi metalaştığından beri anlatacaklarımız hep piyasanın duvarlarına çarpıyor. Bugün bir şeyler söylemek, çok zor; Ama her zamankinden de daha çok gerekli. Biz gerçekleşmesi zor bir rastlantının meyvesi olarak bir araya geldik. Anlatacağımız çok şey var: Hepsi yalnızca sizin hikayeleriniz; ama hiçbirini bu şekilde duyup görmediniz. Çünkü biz birer aynayız. Görünen gerçeğin kendisi değil onun arkasındaki görmezden gelinen yansımayız. Buzdağlarının çok gidilip hiç görülmeyen yerlerinde oyunlar oynuyoruz biraz. Gerçeğin görülmeyen  taraflarını göstermek için buradayız. Hikayeler ve insanlar aynı ama görecekleriniz çok farklı. İçimizden geçerek yansımaları yaratan ışığın çok farklı renkler oluşturacağına inanıyoruz. Ne  doğruyuz ne de yanlış. Belki mütevazi bir avangard. (her avangardın her özgürlük gibi sonunda zıddına dönüşeceğini bilerek)  Çizgilerle bir yerlere varmayı düşlüyoruz. Çizgilerle yeni bir yol açabilir miyiz? Henüz bilmiyoruz. Yolcuğumuzun temel prensibi ‘değişim’. Anlattıkça yol alıp yenileneceğiz. 


Sözün özü adımızda saklı. 'Fire'.

 'Fire' adını, farklı dillerde farklı anlamları barındırdığı için tercih ettik.   İngilizcede ateş ve ateşe vermek türkçede ise fire vermek anlamına gelmesi bizim çizerlik anlayışımızı yansıtan eylemlerdi. Bir sözcüğün farklı dillerdeki farklı anlam yankılarının zor rastlantısı... Sanatta böyle bir şey hayat gibi biraz rastlantısı sıktır.

 Tek bir ülkenin değil birden fazla ülkenin okuyucusuna ulaşma amacıyla çıkan bir dergi fire. Bu yüzden dergide evrensel bir mizah anlayışı var.Yazısız karikatürün izinde gidiyoruz. Mütevazi bir deneme atışı oldu ilk sayımız. En başta başkalarından önce biraz kendi içimizdeki çocuğu eğlendirelim dedik.


 Dergiyi edinmek isteyenler bana mail atabilir.Sevgiler...

gunberkgulderen@gmail.com

11 Temmuz 2012 Çarşamba

En Az Üç Çocuk Bayanlar-Baylar...




İleride bir gün belki çocuklarınız olacak. Ve evladınız size ' ben nasıl oldum?'gibi zalim bir soru sorduğunda siz artık 'seni leylekler getirdi' yerine 
-Yavrum seni Tayyip getirdi ondan böyle oldun...
diyebileceksiniz.
Böyle de bir ayrıcalığınız var artık köftehorlar çok şanslısınız...

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Sivas Katliamı



Sivas katliamını unutma! Geçmişte yakmaya izin verip de bugün anmaya izin vermeyenler, yaptıkları müzeyi gerçekten kime armağan ediyorlar? Geçmişle hesaplaşma değil, geçmişi unutturma çabası bütün bunlar. 


Geçtğimiz sene yapılan müzede katillerle aynı duvarda ölenlerin isimlerini anmak onların anısına tükürmek değil midir ?


Geçtimiğimiz Sene Sivas valisi, isimleri Madımak'ın duvarına yazarken insan ayrımı yapmadık dedi. Duvara yazdıkları isimlerden iki tanesi linç için yangın merdivenine tırmanıp ölen katillerden. İnsan-hayvan ayrımı yapmadık demek daha doğru olurmuş...




Dipnot: Bu geçen sene çizdiğim bir karikatür.Gündemin yakıcılığından ötürü yeniden paylaşma gereği duydum.

28 Haziran 2012 Perşembe

Sağlık Bakanlığı Sms Hizmeti



Sağlık bakanlığı şu sıralar ailelere eski usulerle sms hizmeti vermeye başlamış. Hizmette sınır yok
tüylerim diken diken...

20 Haziran 2012 Çarşamba

Blogtaki Yazar Arkadaşlarıma Sesleniş...

Kabil, Habil ve Camirunar'a

   Babilin kayıp sözcükleri diye güzel bir konseptle başladık bloga lakin geldiğimiz noktada herkes kayboldu, an itibariyle babilin kayıp sözcüleriyiz. Ortalıklarda gözükmüyorsunuz. Lan bir şeyler yazın!.. Ayıptır la... Bu gidişle dışarıdan yazar ithal etmem gerekecek başvurular geliyor olmm! auısfhasuıhfaaha...

Gabriel Garcia Marquez'in Son Mektubu

                                     


                                          Bir Son Mektup Üzerine

          Bir imparatorluğun yıkılışı kadar da görkemli ve sarsıcı olan az şey vardır hayatta. Büyük bir yazarın ölümü de bunlardan biridir. Çünkü bir yazar düşerken en az bir  imparatorluğun yıkılışı kadar çok insanda hüzün ve acı bırakır. Bugünlerde Latin Amerika'dan gelecek olan  yeni bir ölüme hazırlıyorum kendimi. Malasef yakında büyük bir yazar, ölümüyle kendisinden çok bahsettirecek. Gabriel G. Marquez, lenf kanserinden ölmek üzere.Yazar, inzivaya çekilip uzun bir süre önce son bir mektup yayınladı…
     
       İnsanın hayatından 'onu iyiki tanıdım' ya da 'keşke hiç tanımasaydım' dediği türden farklı insanlar gelir geçer. Farklı anlamlar barındıran bu iki cümle bir terazinin ayrı kollarında durur gibidir. Lakin hayatta birincisini yalnızca hiç tanımadığımız insanlara söyleriz. Örneğin yazarlara. Benim için  Gabriel Garcia Marquez bu insanlardan biridir. Onun sözcükleriyle ilk kez Kolera Günlerideki Aşk kitabıyla tanışmış, en son Kırmızı Pazartesi'yle büyülenmiştim. Romanın sonundaki yalnızca tek bir an için okumaya değecek bir eserdi. Böyle yapıtların yazarından başka romanlar beklerken son eser olarak son mektubunu okumak üzüyor…
   
        Gabriel G.Marquez, yakında tamamen susacak ve yalnızca yapıtları konuşur olacak. Onun bu son mektubu bir nevi okurunu hayatın bu zalim suskunluğuna alıştırma girişimi. Şimdi tüm romanlarındaki görkemli ölümlerde  artık onun son mektubunu anımsayacağız.




                                    Gabriel Marquez'in Son Mektubu





Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup, can vererek beni ödüllendirse; aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm. Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok düş görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm. İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır.


Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim.
Başkaları uyurken, uyanık kalmaya gayret ederdim.
Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım.


Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, yalnızca vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığı ile açardım.


Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı, nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin yüzünü göstermesini beklerdim. Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenadlar söylerdim. Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek, dudak kırmızısı taç yapraklardan öpmek isterdim.


Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı…


Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanır. Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım. Yaşlılara ise, ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim.


Ey insanlar sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim. Yeni doğan küçük bir bebeğin babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim.


Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir biçimde….


Artık ölebilir miyim?


--------------



Edebiyat diyarında yaşayan ve savaşan bütün kalemşörlere Bunun Üstüne ufak bir parça...



19 Haziran 2012 Salı

Cennetten Kovuluş: Elma Hesabı




Bazı hikayelerin gerçek hali zaman içinde kaybolmuştur.Kabil ile Habil'in hikayesinden ilk cinayetin işlenişine, Prometheus'un ateşi çalıp esir düşüşüne kadar hepsi farklılaşmış olduklarından başka şekillerde anlatılmıştır. Cennetten kovuluş da  o hikayelerden biri. Zamandan nasibini almamış kitap, hikaye, insan kalmamıştır. Zaman tesirsiz biraz mizah eklentili, hakikat aramayan  formatıyla karşınızda Adem ile Havva!


Hadi üç deyince hep beraber günaha giriyoruz :D

31 Mayıs 2012 Perşembe

Mütevazi Bir Başkaldırı

Grafik Tasarım Sektöründe Yolsuzluklara Karşı 'Mütevazi Bir Başkaldırı'


      Freelancer bir çizer olmamdan ötürü içinde bulunduğum sektörün farklı alanlarında (grafik,web,illustrasyon,) çeşitli kazıklar yeme ayrıcalığını sonuna kadar kullanmış biriyim.Bu sektörde kimi zaman ajanslara ya da firmalara çalıştığınızda, işi yaptığınız süreden daha fazla zamanı paranızı almak için harcıyorsunuz.Her şey bununla da sınırlı değil, bazen ortaya çıkan çalışma koşulları çirkinliğinin de eşi benzeri yok...

Bu sektörde hepimizin başına gelmiş olanların en keyifsizi de paranızı alamama durumudur. Sessiz kalan çok insan olmuştur. Eğer dışarıdan iş yapan kuruma bağlı olmayan  biriyseniz  (yani freelance çalışan) çok fazla yasal dayanağınızın olmadığı bir mücadele sürecinde buluyorsunuz kendinizi; ama bu alanda hakkınızı almak içinde farklı mücadele yolları var.  Yaptığınız işte olduğu  gibi bu mücadele sürecinde yaratıcılığınızı kullanmanız zorunlu. 

Geçtiğimiz günlerde tam da bu türden bir yolsuzluğa karşı mütevazi bir başkaldırıya tanık oldum. Bu hikayenin Kahramanı Web Tasarımcı Ziya.Kendisini tanımam etmem; ama öğrendiğim kadarıyla kağıtsan'nın web tasarımını yaparken bahsettiğim parasını alamama durumuyla karşılaşıyor.İtinayla çalışmış etmiş. Siteyi yaptıktan sonra para ödeme faslına geçildiğinde birden sessizlik hüküm sürmeye başlamış.

Kahraman Ziya, bakmış çare yok bunlar telefonunu açmayacak. Yayında olan yaptığı  siteye ufak bir tasarımsal değişiklik yapmak zorunda kalmış, buyrun şekilde görüldüğü gibi aahahah



Hehe... Böyle olunca mecburi olarak arıyorlar sizi. Bir de mutlu sonumuz var tabi sitenin şimdiki haline girip bakın...






25 Mayıs 2012 Cuma

Mutluluk Arayışı:Gitmek...



'Hiçbir zaman telafi edemeyeceğimiz bir şey vardır.On beşimizdeyken evden kaçmamış olmak.Sonradan anlarız: Sokakta geçirilen kırk sekiz saat, tıpkı alkalik çözeltide olduğu gibi mutluluğun kristalini yaratır'


20 Mayıs 2012 Pazar

Hakikat Kırıntıları-1

'Gerçek, eylemde ve gerçeğin inşasında kendini gösterir.' Martin Heidegger


17 Mayıs 2012 Perşembe

1 Mayıs-1 May


İtirazın İki Şartı

çok olmadığımız kesin 

çok olan tarafta değiliz 

çok olan tarafta olmayacağız 

türkiye'de kürt olacağız 

kürtlerde ermeni 

ermenilerde süryani 

gidip almanya'da türk olacağız 

hollanda'da surinamlı 

fransa'da cezayirli 

iran'da azeri 

amerika'da zifiri zenci olacağız 

çoğalan zencide mutlaka kızılderili 

israil'de filistinli 

köpeğin karşısında kedi 

kedinin karşısında kuş olacağız 

kuşun karşısında börtü böcek 

hakemler hep karşı takımı tutacak 

ve biz hep yedi kişiyle tamamlayacağız maçı 

çiçeklerden kamelya olacağız 

az kolumuzun tarafında 

solda olacağız 

bu itirazın ilk şartı 

solda da az olacağız 

devrimi çoğaltırken çünkü 

bir başka devrime hızla azalacağız 

bu da itirazın ikinci şartı.


Nevzat Çelik


16 Mayıs 2012 Çarşamba

Guy De Maupassant - Gündüz ve Gece Hikayeleri


     Yıllar önce yaz tatillerinde sık sık okuduğum bir yazardı Maupassant. Kalabalık kütüphanemde sıkıldığım gecelerden birinde öylesine elimi uzattığım bir kitapta yeniden karşılaştık. Her okuduğum kitaba tarih atma alışkanlığım olduğundan kitabın ilk sayfasını çevirdiğimde, yazardan önce 2005 Nisan tarihini karalamış olan yedi sene önceki kendimi buldum. O zaman değerli görüp altını çizdiğim satırların peşinden giderek eski 'ben'i tanıma fırsatı da bulma şansıyla karşı karşıyaydım; ama bu benim bir çok kitapta yapma fırsatı bulduğum bir deneyim olup kendimden yeterince sıkıldığımdan artık yalnızca yazarın ve öykülerin peşinden giden bir okurdum.Tekrar düşününce yedi sene bir kitabı tam anlamıyla unutup yeniden okumak için yeterli bir zaman.Aslında zamanın bir önemi yoktur iyi bir eser karşısında her okuma, farklı şeyler bulacağınız yeni bir okumadır.

           Gece ve Gündüz hikayelerini okumaya başladığımda sade bir dil kullanımıyla yazılmış kısa öykülerden oluştuğunu gördüm. Kitapta günümüz edebiyatında sıkça karşılaştığımız 'uzun öykü' ya da  'novelist' olarak ifade edilen  20 sayfayı aşan öyküler yok; ama  zaten Maupassant 5-10 sayfada yaptığı nokta atışlarıyla günümüz öykücülerinin kalabalık sayfalarında pek anlatılamayan şeyleri anlatmayı başarıyor. Duru bir dille az sayfada, bir çok olay anlatıp okuyucuyu yakalamak büyük bir  yazarın ustalığı.Edebiyat tarihinde böyle yazarlara da malasef az rastlanıyor.Bazı öykülerinin sonunda bir kaç cümleyle anlatılmış karakterlerle baya samimi olmuş bir halde: 'biraz daha sürseydi bitmeseydi' diye mırıldanıyorsunuz.

 Gece Ve Gündüz hikayeleri bugün türk edebiyatında yeni çıkan, ilk 20 sayfasından sonra kitabı okumanın çileye dönüştüğü  öykü kitaplarına hiç benzemiyor.Kısa öyküye ön yargılı yaklaşan insanların fikrini değiştirmesini sağlayabilecek dingin bir kitap.


Küçük adlı öyküde hayat diye bir başkasının düşünü yaşayan Lemonier'in farkettiğinde, gerçek sahibine intiharıyla arkasında bırakılmış tek bir cümleyle iade edişindeki trajediyi, Baba öyküsünde François'in hayatındaki en güzel yarım saatinin yıllar sonra ona ne ifade edeceği, günün birinde kendi hayatımızda rastlayabileceğimiz şeyler. Üzerine çok şey söylenip tartışılacak şeylerle dolu öyküler. Çok konuşarak kitabın okumayanların okuma rotasını kirletmek istemiyorum. Söylediklerimle de kendinizi mükemelliğe şartlamayın edebiyat biraz zevk meselesi belki de bazılarımız 19.yy Fransız edebiyatından hiç hoşlanmaz...


     Gençken okuduğumuz kıymetini bilmediğimiz yazarların hakkını vermek için onlara geri dönmek, bence iyi bir okurun  zamanı geldiğinde, iyi yazarlara ödemesi gereken bir gönül borcudur. Özellikle de o yazar, Guy De Maupassant ise biraz cömert olmanın sakıncası yok.Olur da hiç okumadığınız bir yazarsa Guy De Maupassant 
şimdiden okumaya başlayıp yıllar sonra yeniden geri dönmek için borçlanabilirsiniz.


Kitabın benim okuduğum çevirisi:

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Ressamın Suretlerinden: 'Zaira'




Onun yolcuklarında tanıdığı kadınları unutmamak adına çizerken her şeyi olduğu gibi resmettiği söylenemez,  ama kesin bir şey var o da onların gerçek hallerini zaten hiç bir zaman unutamadığıdır.

'Sözleşmenin birinci şartı yalan söylemektir' diye fısıldamıştı ölüm, kendi kararlılığından, kendi cevap kabul etmezliğinden memnun bir halde. Bu yüzden ressam tualinde, defterinde, kaleminin ve fırçasının değdiği her kağıt parçasında gözünün gördüğünü değil, kalbinin okuduğu hikayeleri çizdi. İnsana harikalar diyarı gibi gözüken bu hayattan yakında vazgeçeceğini bilmenin hüznüyle her arzunun yaşanması, her hikayenin mutlaka bitmesi gerektiğine inandığı halde yaşadığı ve anlattığı tüm hayatları yarım kaldı.

Fakat bir gün yabancınn biri gelip onun defterini karıştırdığı vakit, silinmeye başlayan mürekkepli sayfalarda kentlerin ve kadınların içinden, ölümün bile insanın elinden alamayacağı hikayeler olduğu görülecekti.

26 Nisan 2012 Perşembe

sadece sigara




Önceden çizdiğim bir çizimimin bir kaç şekilde farklı hallerde çalışmıştım. Bu mürekkeple tek siyah taramalı hali.Farklı bir çizgi tarzı. Önceki haliyle karşılaştırılırsa bu işlerin de farklı tatları var.Uzun bir el emeği gerektiren türden...


18 Nisan 2012 Çarşamba

Sızıntı Cümleler


 Aynı bu resimde biriken su gibi ben de sözcükler biriktiriyorum kendi içimde; ama henüz  hiç bir okurun önünde satırlarımı bir başkasıyla paylaşabilecek kadar soyunamıyorum. Zaman zaman duvarımdaki çatlaklardan yazmakta olduğum bir öyküden cümleler sızıyor. İnsanlar, aşk gibi sözcüklerin anlamını da yanlış yerde, yanlış zamanda arıyor. Bu sözcüklerde sırf bu yüzden aynı kaderi paylaşıyor. Ansızın bir öyküden gelen sızıntı ya da yalnızca uzaktan esen bir rüzgarın yanlış anlaşılan, insan seslerine benzetilen uğultusu oldular…

Fazlası akmadan
Sızıntı durdu…



26 Mart 2012 Pazartesi

YÜKSEK PENCERELER

YÜKSEK PENCERELER
sokakta genç bir çift gördüm mü,
tahmin edip oğlanın kızı siktiğini
ve hap, diyafram bir şey kullandığını kızın da,
biliyorum bunun o cennet olduğunu
yaşlı olan herkesin yaşam boyu düşünü kurduğu:
tüm bağ ve töreler itilmiş bir yana
modası geçmiş bir biçerdöver gibi
ve herkes oturmuş o uzun kaydırağa,
kayıyor mutluluğa doğru. acaba görenler beni de
demişler midir kırk yıl önce bundan:
"hayat diye buna denir işte!
ne tanrı var artık, ne terlemek korkudan
cehennemi filan düşünüp, ne gerek saklamaya
kendisinin nasıl göründüğünü rahipten:
bunun kuşağı oturup o uzun kaydırağa
kayıp gidecekler kuşlar gibi?" ve geliyor hemen
sözcükler yerine görüntüsü yüksek pencerelerin:
camlar güneşi kavrayan
ve onların ardındaki hava, mavi, derin
hiçbir şey barındırmayan, hiçbir yerde olmayan ve sonu
bulunmayan.

Philip Larkin

                                                                      
 Acaba, biraz terapi biraz ilaç tedavisi (prozac,xanax,valium) belki elektro-şok yöntemi uygulansaydı, kendi sözleriyle ‘’doğuştan hayatı kaymış’’ olan şair Philip Larkin’e ; yine de bu şiirleri yazabilir miydi? Yoksa, böyle bir şiir yazabilmek için bütün hayatını sıkıntı, mutsuzluk ve çaresizlik duyguları içerisinde geçirip, kütüphanede çalışıp, adına yaşam denen zamanın çarçabuk geçip gitmesini beklemesi mi gerekiyordu? Herkes oturmuş o uzun kaydırağa, mutluluğa doğru uçarken, Larkin yüksek pencerede!